İtiraf edeyim: Ben uzun süre bisiklet sürdüğümü sandım. Oysa bazı günler insan bisiklet sürmez; kendi yıkılışını biraz daha geciktirir.
Bunu kimseye anlatamazsınız. Çünkü dışarıdan bakıldığında yalnızca bir yokuş vardır. Bir bisiklet. Terleyen bir yüz. Gidona sıkıca kapanmış iki el.
Oysa insanın içinde, o sırada kimsenin görmediği başka bir yol açılır. Daha karanlık, daha sessiz, daha acımasız bir yol.
Yokuş dikleştikçe pedal ağırlaşır. Zincir her dönüşte ince bir ses çıkarır. Avuç içiniz terler. Nefesiniz göğsünüzde daralır. Bacaklarınız değil yalnızca, içinizde yıllardır ayakta tuttuğunuz ne varsa titremeye başlar.
İşte o anda anlarsınız: Düşmek yalnızca yere kapaklanmak değildir.
İnsan bazen kendi gözünden de düşer.
Asıl korkunç olan budur. Diziniz kanasa geçer. Eliniz sıyrılsa iyileşir. Üstünüz başınız kirlense temizlenir.
Ama insan kendine yenildiğini bir kez gördü mü, o görüntü kolay silinmez. İçinizdeki tanık susmaz. Sizi başkalarından daha sert, daha soğuk, daha merhametsiz biçimde izler.
Bu yüzden sürersiniz.
Umutla mı? Her zaman değil.
Cesaretle mi? Çoğu zaman hayır.
Bazen yalnızca utanmamak için sürersiniz. Bazen kendinize verdiğiniz eski bir sözü bozmamak için. Bazen de durursanız, içinizde yıllardır tuttuğunuz her şeyin bir anda dağılacağını bildiğiniz için.
Bir pedal daha dersiniz.
Sonra bir pedal daha.
Bazen bütün hayat bu kadar küçülür. Büyük anlamlar, parlak hayaller, uzun cümleler çekilir gider. Geriye yalnızca o küçük hareket kalır: Ayağın pedala basması. Tekerin dönmesi. Bedenin düşmemek için son bir kez daha direnmesi.
Kimse bunu görmez.
Yanınızdan geçen biri sizi sadece yorgun sanır. Belki yaşlı, belki dalgın, belki sıradan. Oysa siz o an kendi içinizde bir savaştan geçiyorsunuzdur.
Kırgınlığınızla, umutsuzluğunuzla, kimseye söyleyemediğiniz yenilgilerinizle, içinizde biriken sessiz yorgunlukla savaşıyorsunuzdur.
Ve yine de sürüyorsunuzdur.
Bana göre en büyük mücadele budur. Gürültülü olan değil. Alkışlanan değil. Başkalarının takdirine sunulan değil. İnsanın kimse bilmeden, kimse görmeden, kimse elini uzatmadan, kendi kendine söylediği o cılız ama inatçı cümledir:
“Düşme.”
Çünkü düşmemek, bazen kazanmaktan büyüktür.
Kazanmak için insanın önünde bir hedef vardır.
Düşmemek içinse çoğu zaman yalnızca bir boşluk.
O boşluğun kenarında ne bayrak vardır ne zafer ne de büyük sözler. Sadece insan vardır. Yorgun, kırgın, terli, eksik; ama hala bırakmamış bir insan.
Hayata tutunmak dedikleri şey de belki budur. Mutlu olmak değil. Her şeyi aşmak değil. Dimdik ve lekesiz kalmak hiç değil. Hayata tutunmak, bazen kırılmış halde dağılmamaktır. Umudu azalmışken yine de sabaha doğru sürmektir. İçinde fırtına varken dışarıdan sessiz görünmeye çalışmaktır.
Evet, bunda hüzün vardır. Korku vardır. Kaygı vardır.
Ama bütün bunların içinde, insanı insan yapan küçük ve derin bir soyluluk da vardır.
Çünkü bazı insanlar gösterişsiz yaşar.
Gösterişsiz yorulur.
Gösterişsiz kanar.
Gösterişsiz direnir.
Ve kimse fark etmeden, bir sabahın eşiğine kadar kendini taşır.
Ben artık buna yalnızca yaşamak demiyorum. Bu, insanın kendi kaderine karşı sessiz bir itirazıdır.
Kırılmış olmasına rağmen tamamen teslim olmamasıdır. İçindeki karanlığa rağmen gidonu bırakmamasıdır.
Belki varılacak bir yer yoktur.
Belki yolun sonunda kimse beklemiyordur.
Belki bütün çaba, yalnızca biraz daha dayanmak içindir.
Ama yine de sürmek gerekir.
Çünkü bazı günler insanın elinde kalan tek onur, düşmemiş olmaktır.









